TTK ▸ Madde 902

TTK 902. Madde

(1) Bu Kitabın Birinci ve İkinci Kısım hükümleri, aşağıdaki şartların tamamının bir arada varlığı hâlinde, değişik tür araçlar ile taşıma sözleşmelerine de uygulanır:

a) Eşyanın taşınması bütünlük gösteren bir taşıma sözleşmesine dayanıyorsa.

b) Bu sözleşme bağlamında taşıma değişik türde araçlarla yapılacaksa.

c) Taraflar, her bir türdeki araç için ayrı sözleşme yapmış olsalardı, söz konusu sözleşmelerin en az ikisi farklı hükümlere bağlı tutulacak idiyse.

d) Aşağıdaki hükümlerle, uygulanması gerekli milletlerarası sözleşmelerde aksi yolda bir düzenleme yoksa.

TTK 902. Madde Gerekçesi

25/06/1998 tarihli Alman Taşıma Hukuku Reform Kanunu uyarınca değiştirilen Alm. TK.’nın 452 nci paragrafından alınmıştır. Milletlerarası taşıma hukukunun tartışmalı ve zor konularının başında, eşyanın değişik tür araçlarla taşınması halinde hangi sorumluluk rejiminin uygulanacağı meselesi gelmektedir. Eşya taşımalarında kullanılan araçlardan karayolu, demiryolu, denizyolu, içsu yolu ve havayolu araçları ile yapılan taşımalar için çok sayıda milletlerarası sözleşme bulunmaktadır. Türkiye karayolu ile eşya taşımalarına ilişkin CMR, demiryoluna ilişkin COTIF, CIV ve CIM, denizyoluna ilişkin 1924 Brüksel Sözleşmesi ve havayoluna ilişkin Varşova/Montreal Sözleşmelerine taraf olmuştur. Ayrıca, bu sözleşmelerin düzenledikleri alanlara ilişkin olarak 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununda, 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanununda ve çeşitli başka kanunlarda hükümler bulunmaktadır. Çağdaş taşıma uygulamasında, özellikle konteynerli taşımaların büyük gelişme göstermesi sebebiyle, her bir taşıma kısmı için ayrı sözleşmelerin yapılmasının yerine, tek bir taşıyıcı ile taşıma parkurunun tümü için bir sözleşme yapılması baskın hale gelmiştir. Örneğin Almanya’nın Düsseldorf şehrinde üretilen bir eşyanın Manisa’ya taşınmasında şöyle bir süreç izlenmektedir: eşya Düsseldorf’taki fabrikada bir konteynere yerleştirilip demiryoluyla Hollanda’nın Rotterdam limanına ulaştırılmakta, oradan gemiyle İzmir’e taşınmakta, İzmir limanından da karayoluyla Manisa’daki nihai teslim yerine götürülmektedir. Konteyner yol boyunca hiç açılmadığından, bir zararın meydana gelip gelmediği ancak nihai teslim yeri olan Manisa’da konteyner açıldığında anlaşılabilmektedir. Zararın hangi taşıma kısmında meydana geldiği belli değilse, taşıyıcının sorumluluğunun hangi kurallara göre tayin edileceği önemli bir sorundur. Tek tek ele alındığında, Düsseldorf-Rotterdam demiryolu taşımasına Türkiye’nin de tarafı olduğu CIM Sözleşmesi, Rotterdam-İzmir denizyolu taşımasına yerine göre 1924/1968 Brüksel/Visby Sözleşmesi veya ulusal hukuk, İzmir-Manisa karayolu taşımasına da yine ulusal hukuk tatbik edilecektir. Uygulanması gündeme gelen bu kuralların tümünde, sorumluluk sınırları, ispat külfetleri, yardımcı kişiler için sorumluluk, sorumsuzluk halleri, ihbar ve zamanaşımı süreleri farklı düzenlenmiştir. Dolayısıyla taşıyıcının hangi kurallara göre sorumlu tutulacağı büyük önem taşımaktadır. Bu sorunları aşmak üzere Birleşmiş Milletler tarafından hazırlattırılmış olan 24/05/1980 tarihli Milletlerarası Sözleşme bugüne kadar yürürlüğe girmemiştir. Çeşitli ülkelerin hukukunda farklı çözümlerin kabul edildiği görülmüştür. Tasarıda, taşıma sözleşmesine ilişkin genel kuralları esas alan Alman hukukunun yeni çözümü benimsenmiştir. Bu sisteme göre, Tasarının 902 ilâ 905 inci hükümlerinin uygulanabilmesi için taşıyıcının, eşyayı tek bir taşıma sözleşmesi tahtında en az iki değişik taşıma aracıyla taşımayı yükümlenmiş olması gerekmektedir. Böyle bir sözleşme dahi, kural olarak, Dördüncü Kitabın birinci ve ikinci kısmında düzenlenen hükümlere tâbi tutulmuştur, çünkü değişik tür araçlarla taşıma işinin taahhüt edilmesi, Tasarının 850 nci maddesinde tarif edilen taşıma sözleşmesinin bir özel hâli olarak ele alınmıştır. Ancak, bu genel atıf uyarınca 850 ilâ 893 üncü hükümlerin uygulanmasından önce 903 ilâ 904 üncü maddelerin özel hükümleri ve somut uyuşmazlıkta uygulanması gereken milletlerarası sözleşmelerin hükümleri (örneğin CMR’nin 2 nci maddesi, CIM’in 28 inci ve 48 inci maddeleri, Varşova/Lahey Sözleşmesinin 18 inci maddesinin üçüncü fıkrası ve 31 inci maddesi) önceliği haiz olacaktır. Maddenin son cümlesi, bilhassa önem taşıyan deniz taşımaları bakımından da aynı kuralın uygulanacağını tasrih etmektedir. Dolayısıyla, yukarıda verilen Düsseldorf’tan Manisa’ya taşınan konteyner örneğinde olduğu gibi, değişik tür araçlarla yapılacak taşımanın bir kısmının denizyoluyla cereyan ettiği hallerde dahi, kural olarak, Tasarının 850 ilâ 893 üncü hükümleri tatbik edilecektir; dolayısıyla bu haller bakımından Tasarının 852 nci maddesi dikkate alınmayacaktır.

Açıklama

Çağdaş lojistikte eşya, sıklıkla tek bir taşıma türüyle değil; karayolu, demiryolu, denizyolu ve havayolunun ardışık biçimde kullanıldığı birleşik bir parkurla taşınmaktadır. Konteynerli taşımacılığın yaygınlaşmasıyla, her ayak için ayrı sözleşme yapmak yerine taşımanın tümünü kapsayan tek bir sözleşme imzalanması olağan hâle gelmiştir. TTK Madde 902, kaynağını Alman Ticaret Kanunu’nun 452. paragrafından alarak, değişik tür araçlarla yapılan bu taşımalara Kitabın Birinci ve İkinci Kısım hükümlerinin uygulanmasını dört şartın bir arada bulunmasına bağlar: taşımanın bütünlük gösteren tek bir sözleşmeye dayanması, değişik türde araçların kullanılması, ayrı sözleşmeler yapılsaydı bunlardan en az ikisinin farklı hükümlere tabi olacak olması ve uygulanacak milletlerarası sözleşmelerde aksine düzenleme bulunmaması.

Bu mekanizmanın temel işlevi, zararın hangi taşıma ayağında doğduğunun belirlenemediği hâllerde uygulanacak hukuku saptamaktır. Konteyner yol boyunca açılmadığından, hasar çoğu kez yalnızca nihai teslim yerinde fark edilir ve zararın demiryolunda mı, denizyolunda mı yoksa karayolunda mı meydana geldiği bilinemez. Oysa CIM, Brüksel/Visby ve ulusal hukukun her biri sorumluluk sınırlarını, ispat yükünü, ihbar ve zamanaşımı sürelerini farklı düzenler. TTK Madde 902, zarar yerinin belirsiz olduğu bu tipik durumda devreye girerek, taşımanın tümüne TTK’nın genel eşya taşıma hükümlerinin uygulanmasını sağlar ve tarafların hukuki belirsizlik içinde kalmasını önler. Buna karşılık zararın belli bir ayakta doğduğu kanıtlanırsa, o ayağa özgü milletlerarası sözleşme öncelik kazanır.

Düzenlemenin pratik sonucu, gönderen ile taşıyıcı arasındaki uyuşmazlığın tek ve öngörülebilir bir rejime bağlanmasıdır. Örneğin Almanya’dan demiryoluyla başlayıp gemiyle ülkemize, ardından karayoluyla nihai teslim yerine ulaşan bir konteynerde hasar yalnızca açılışta görülüyor ve nereden kaynaklandığı saptanamıyorsa, taşıyıcının sorumluluğu TTK Madde 902 uyarınca genel hükümlere göre belirlenir. Bu sayede alacaklı, her bir parkur için ayrı hukuk araştırmasına girmeden talebini yöneltebilir; taşıyıcı da maruz kalacağı rejimi baştan bilir. Hüküm bu yönüyle, milletlerarası taşıma hukukunun en tartışmalı meselelerinden biri olan birleşik taşımada sorumluluk sorununa, iç hukuk düzeyinde sistematik ve uygulanabilir bir çözüm getirmektedir.