TBK 561. Madde
I. Saklama sözleşmesi, saklayanın, saklatanın kendisine bıraktığı bir taşınırı güvenli bir yerde koruma altına almayı üstlendiği sözleşmedir.
II. Açıkça öngörüldüğü veya durum ve koşullar gerektirdiği takdirde, saklayan ücret isteyebilir.
TBK 561. Madde Gerekçesi
Tasarının iki fıkradan oluşan 561 inci maddesinde, genel saklama sözleşmesi tanımlanmakta ve saklayanın ücret isteyebileceği durumlar düzenlenmektedir. 818 sayılı Borçlar Kanununun 463 üncü maddesinin kenar başlığında kullanılan “A. Vedia / I. Tarifi” şeklindeki ibare, Tasarıda, “A. Genel saklama sözleşmesi / I. Tanımı” şeklinde değiştirilmiştir.
818 sayılı Borçlar Kanununun 463 üncü maddesinin ikinci fıkrası, Tasarıda olumlu cümleyle ifade edilmiştir.
Metninde yapılan arılaştırma dışında, maddede 818 sayılı Borçlar Kanununa göre bir hüküm değişikliği yoktur.
Açıklama
Türk Borçlar Kanunu’nun 561. maddesi, saklama (eski hukuktaki adıyla vedia) sözleşmesinin tanımını yaparak bu akdin temel unsurlarını ortaya koymaktadır. Madde, 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 463. maddesinin karşılığı olup, sadeleştirme dışında esasa ilişkin bir değişiklik içermemektedir. Eski kanundaki Vedia / Tarifi kenar başlığı, yeni düzenlemede Genel saklama sözleşmesi / Tanımı biçimine dönüştürülerek hem kavram birliği sağlanmış hem de özel saklama türlerinden ayrım netleştirilmiştir. Mülga kanunda olumsuz cümleyle ifade edilen ücret hükmü ise olumlu cümleyle yeniden kaleme alınmıştır.
Maddenin birinci fıkrasına göre saklama sözleşmesi, saklayanın saklatan tarafından kendisine bırakılan bir taşınırı güvenli bir yerde koruma altına almayı üstlendiği sözleşmedir. Bu tanımdan hareketle sözleşmenin kurucu unsurları şunlardır: saklama konusunun taşınır bir eşya olması, saklayanın koruma ve muhafaza borcu altına girmesi ve saklatanın bu eşyayı saklayana teslim etmesi. Taşınmazlar bu sözleşmenin konusunu oluşturamaz; taşınmazların korunması ancak kira, hizmet veya vekâlet gibi başka sözleşmelere konu edilebilir. Sözleşmenin ayni nitelikte mi yoksa rızai nitelikte mi olduğu hususu öğretide tartışmalı olmakla birlikte, hâkim görüş artık rızai akit olduğu yönündedir; metinde geçen bırakılan ibaresi ise eşyanın fiilen teslimini ön plana çıkarmakta ve sözleşmenin başlangıcında zilyetliğin devrinin asli öneme sahip olduğunu göstermektedir.
Maddenin ikinci fıkrası saklama sözleşmesinin kural olarak ivazsız olduğunu, ancak açıkça kararlaştırılması veya durum ve koşulların gerektirmesi hâlinde saklayanın ücret isteyebileceğini hükme bağlamıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, saklamanın saklayanın mesleği gereği yapılması, ticari işletme faaliyeti kapsamında bulunması ya da tarafların iktisadi konumları gibi somut koşulların ücret talebini haklı kılabilmesidir. Örneğin bir otoparkta araç bırakılması, emanetçiye eşya tevdi edilmesi, bankada kiralık kasa dışında saklama hizmeti alınması veya lojistik firmasına mal depolanması hâllerinde ücret, zımnen kararlaştırılmış sayılır. Ücretin miktarı açıkça belirlenmemişse Türk Borçlar Kanunu’nun 401 ve benzeri maddelerinden kıyasen yararlanılarak hâkim tarafından piyasa rayiçleri ve işin niteliği dikkate alınarak takdir edilir.
Uygulamada saklama sözleşmesi çoğunlukla başka bir sözleşmenin yan edimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Lokantaya giden müşterinin vestiyere palto bırakması, konaklama tesisine misafir olarak girenin bavulunu resepsiyona teslim etmesi, tamirhaneye aracını bırakan kişinin o süre içinde araçla birlikte aracın içindeki kişisel eşyaların da korunmasını beklemesi, terzide kumaşın bırakılması bu tip zımni saklama ilişkilerine örnektir. Yargıtay’ın yerleşik içtihadında, otopark işletmecileri ve konaklama tesisleri bakımından saklama borcunun kapsamı geniş yorumlanmakta; işletmenin basiretli bir tacir gibi davranma yükümlülüğü nedeniyle saklananın çalınması veya zarar görmesi hâlinde sorumluluğu kabul edilmektedir. Saklama sözleşmesinin vekâletten farkı, konusunun bizzat bir eşyanın fiili muhafazası olması; kiradan farkı ise saklayana eşyayı kullanma hakkı değil, yalnızca saklama yetkisi ve yükümlülüğü vermesidir. Ariyetten farkı da benzer biçimde kullanım yetkisinin bulunmamasıdır. Bu nedenle 561. madde, izleyen maddelerde düzenlenen tüm hak ve borçların üzerine oturduğu temel tanım hükmü niteliğindedir ve sonraki maddeler bu çerçevede yorumlanır.
