Hasta Hakları Yönetmeliği 38. Madde
I. Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken tedbirler alınır.
II. Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen tıbbi tedaviye hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri halinde, dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için, sağlık kurum ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir.
III. İfadeye muktedir olmayıp da dini inancı bilinen ve kimsesiz olan agoni halindeki hastalar için de, talep şartı aranmaksızın, dini inançlarına uygun olan din görevlisi çağrılır.
IV. Bu hakların nasıl ve ne zaman kullanılacağı ve bu konuda alınacak tedbirler, sağlık kuruluşunun çalışma usul ve esaslarını gösteren mevzuatta ayrıca düzenlenir.
Açıklama
Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 38. maddesi, hastaların din ve vicdan özgürlüğünü sağlık hizmeti alma sürecinde koruyan özel bir düzenlemedir. Anayasa’nın 24. maddesindeki inanç özgürlüğünün sağlık bağlamındaki somut uygulamasını temsil eden bu madde, özellikle ağır hastalığın manevi boyutuna dikkat çeker.
Birinci fıkra, kurumlara pozitif bir yükümlülük getirir: “Sağlık kurum ve kuruluşlarının imkanları ölçüsünde hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri için gereken tedbirler alınır.” “İmkanları ölçüsünde” ifadesi, yükümlülüğün mutlak değil, kurumun kaynaklarıyla orantılı olduğunu gösterir. Ancak bu kayıt, yükümlülüğü tamamen reddetmeye izin vermez; makul ve mantıklı imkanların seferber edilmesi beklenir.
Dini vecibeleri yerine getirmek, İslam inancı bağlamında günlük beş vakit namaz, oruç, yıkanma ve taharet gereksinimleri gibi unsurları kapsar; Hristiyan inancı bağlamında pazar ayinleri, tövbe ve Kutsal Kitap okuması; Yahudi inancı bağlamında şabat günleri ve koşer beslenme gibi gereksinimler söz konusudur. Diğer inanç gruplarına ait benzer ihtiyaçlar da bu kapsamda değerlendirilir.
Pratik tedbirler arasında şunlar sayılabilir: yakınında kıble yönünü gösteren mescit veya dua odasının bulunması; abdest alabilmek için uygun lavabo düzenlemeleri; yatağa bağlı hasta için teyemmüm imkanı; diyetle bağdaşan yemek tercihlerinin sunulması; oruç tutabilenler için gece tedavi zamanlamasının ayarlanması. Büyük hastaneler genellikle bu imkanları sağlarken küçük sağlık kuruluşlarında bu standartlar zayıf kalabilmektedir.
İkinci fıkra, üçlü bir şartla din görevlisinin davet edilmesini düzenler: “Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen tıbbi tedaviye hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri halinde, dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir.”
Üç sınırlamanın her biri önemlidir. “Kurum hizmetlerine aksama vermemek” şartı, din görevlisinin ziyaretinin tedavi akışını bozmaması gerektiğini belirtir. “Başkalarını rahatsız etmemek” şartı, ortak alanlarda veya çok kişili odalarda sessiz ve dikkatli bir manevi destek sunulmasını gerektirir. “Tıbbi tedaviye müdahalede bulunmamak” şartı ise din görevlisinin tedaviyi yönlendirmemesi, tedaviye karşı telkinde bulunmaması anlamına gelir.
Bu son şart özellikle kritiktir. Din görevlisi, örneğin “bu tedavi yerine dua ile şifa bul” gibi bir telkin yaparsa, tıbbi tedaviye müdahale sayılır ve bu durumda bekçilik yetkisi ortadan kalkar. Manevi destek ile tıbbi yönlendirme arasındaki ayrım, bu fıkranın uygulamasında temel ölçüttür.
“Talepleri halinde” ifadesi, din görevlisi davetinin hasta talebine bağlı olduğunu gösterir. Kurum, kendiliğinden din görevlisi getirmemeli; hastanın veya yakınlarının talebi aranmalıdır. Bu, hastanın dini özgürlüğünün ötesinde, başka inançlara zorlanmaması hakkını da korur.
Üçüncü fıkra, agoni hâlindeki kimsesiz hastalar için özel bir düzenleme getirir: “İfadeye muktedir olmayıp da dini inancı bilinen ve kimsesiz olan agoni halindeki hastalar için de, talep şartı aranmaksızın, dini inançlarına uygun olan din görevlisi çağrılır.” Bu düzenleme, ölümü yaklaşan ve kendini ifade edemeyen hastanın manevi hakkını korur. “Kimsesiz” ifadesi, yakını olmayan hastaları kapsar; yakını olan hastalarda yakının talebi esastır.
Dördüncü fıkra, detayların iç yönetmelikte düzenleneceğini belirtir: “Bu hakların nasıl ve ne zaman kullanılacağı ve bu konuda alınacak tedbirler, sağlık kuruluşunun çalışma usul ve esaslarını gösteren mevzuatta ayrıca düzenlenir.” Bu, her kurumun kendi özel koşullarına uygun detaylı prosedürler geliştirmesini gerektirir.
Uygulamada 38. madde, özellikle yoğun bakım ünitelerinde terminal hastalar için manevi destek talepleri, Müslüman olmayan hastaların dini ihtiyaçlarının karşılanması, yakınlık hassasiyetlerinin gözetilmesi gibi konularda gündeme gelir. Türkiye’nin çok kültürlü yapısı ve uluslararası hasta trafiği, bu maddenin pratik önemini artırmaktadır.
Pandemi dönemi bu maddeyi de test etmiştir. İzolasyon gereksinimleri nedeniyle din görevlisi ziyaretlerinin kısıtlanması, fakat aynı zamanda ölümü yaklaşan hastaların manevi desteğe ihtiyaç duyması ikileminde, video arama gibi alternatif çözümler gündeme gelmiştir.
Avukat perspektifinden 38. madde, dini özgürlük ihlalinden doğan manevi tazminat davalarında dayanak oluşturur. Kurumun dini ihtiyaçlara kayıtsız kalması, hastanın inancına aykırı uygulamalara zorlanması veya din görevlisi davet talebinin keyfi reddedilmesi bu madde kapsamında değerlendirilir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunda da Anayasa’nın 24. maddesi ile birlikte ileri sürülebilir.
